Rakıya meze katma dediler, balık koyma dediler, hediye verme dediler, 24 yaş altına etkinlik yapma dediler… Onu dediler bunu dediler.. Madem öyle işte böyle… Devrim yapmanın tam zamanı.. Türkiye’nin YENİ konut devrimi.. Taksit taksit ödemek yok.. Doya doya muhabbet var. Türkiye’nin YENİ İletişim Devi’nden sonra YENİ Konut devrimi.. YENİ RAKI… Seviyorum seni..
Yeni Konut Devrimi
2 MarRakıya meze katma dediler, balık koyma dediler, hediye verme dediler, 24 yaş altına etkinlik yapma dediler… Onu dediler bunu dediler.. Madem öyle işte böyle… Devrim yapmanın tam zamanı.. Türkiye’nin YENİ konut devrimi.. Taksit taksit ödemek yok.. Doya doya muhabbet var. Türkiye’nin YENİ İletişim Devi’nden sonra YENİ Konut devrimi.. YENİ RAKI… Seviyorum seni..
Uzun Zaman Sonra
2 Mar
Ağustos’tan beri 1-2 geçmiş yazımı düzenlemek dışında yazı yazmamışım.. Zaman ne çabuk geçmiş.. 7 ay olmuş.. Yaklaşık 6 aydır iş hayatındayım.. Sanırım biraz ondan aksattım.. Öncesinde de tatil yapıyordum.. Ama biliyorum ki bunların hiç biri bahane değil..
Yeniden geldim..
Bugün Teakolik’in benim hakkımda yazdığı ilk feed’i gördüm.. http://ff.im/eFWzL
Sonra kendimden utandım.. insanlar bana güvenmiş, ben blog’umu bırakıyorum dedim..
Iıh yakışmadı.. olmadı.. dedim..
Sonra ilk yazılarıma gelen yorumları okudum.. “Sakın bırakma” diyenleri “klavyen bozuluncaya kadar anlat” diyenleri..
Utandım kendimden.. “Hemen kendime gelip blogumu düzenlemeliyim” dedim kendi kendime..
Aklımda bir kaç yazı var yazmam gereken.. Onları sıraya koymalıyım dedim..
Filmlerle ilgili yazılarım olacak mesela.. İzlediğim bir kaç filmden paylaşımlar yapacağım..
Bir de uzun zamandır aklımda olan yurdumun güzel insan manzaraları var.. Sabah-akşam metro ile yolculuk yaparken gözüme takılan güzel yurdumun güzel insanları.. Onları anlatacağım..
Son olarak da yazmam gereken yazı blog’uma yazmadığım dönemlerde nerelerde olduğum..
Mesela Zarakol 2.0′ın 1. yaş günü partisi’nde ne kadar eğlendiğimiz.. Nuri Alço ile çekildiğimiz fotoğraf.. Ya da geçen haftaki Sosyal Medya Guitar Hero Turnuvasının Finalindeki çekişmeli ama bir o kadarda eğlenceli yarış gibi güzel günlerimi anlatacağım..
Ayrıca, #smakhas’tan, okuduğum kitaptan, 90′lar ile ilgili yaptığım listeden ve daha bir çok şeyden bahsedeceğim yazılar yakında geliyor..
Yapmam gereken çok şey var sanırım..
Bu arada, bugün blog’umun 11.ayı… Yeni yıla girdiğimizde Blogumun 1. yaşını hep birlikte kutlayacağız..
Ve sanırım biraz daha düzenli yazmaya özen göstereceğim..
Bir de belki bir süre sonra .blogspot.com yerine başka bir adrese taşınırız..
Zaman ayanlara teşekkürler..
(Fotoğraf ne alaka diyenler için: 7/24 Sosyal Mecralarda dolanıp, bloguna yazı yazmayan kendime kızarak ekledim)
11 Yıl Sonra Bugün..
17 AğuVe işte üzerinden tam 11 yıl geçti..
11 yıl boyunca nelere sevindik, nelere üzüldük kim bilir.. Ama hiç unutmadık.. En azından ben unutmayı başaramadım.. 17 Ağustos 1999 hepimizden aldı birilerini.. Hepimizin parçalandı yürekleri.. Hiç tanımadığımız birileride göçüp gitmiş olsa bu dünyadan, en sevdiklerimiz de olsa giden; biz hep taşıdık yürek burkan acısını 17 Ağustos’un.. Kimi bir büyüğünü kaybetti, kimi kardeşim dediğini ya da bir arkadaşını.. Kimi ise sevdiğini bir daha asla göremedi o günden sonra..
O zamanlar 13 yaşındaydım tam.. İlk defa birinin gözlerine baktım mı heyecanlanıyordum.. O, 14 yaşındaydı esmer kapkara bir çocuktu.. Yeşil, yemyeşil gözleri vardı.. Gözleri çiçeklerin vazgeçilmezi olan yapraklara benzerdi.. Hani menekşe yaprağının koyu yeşil bir rengi vardır ya deniz gibi.. İşte o renkti gözleri.. Ve esmer kapkara teni vardı kömür gibi.. Köpekleri çok severdi, benim de minik, yavru bir köpeğim vardı.. Birlikte bisiklete biner, köpeği dolaştırır, parka giderdik..
Ağustos ayında evimiz tadilattaydı, başka bir yerde kalıyorduk.. Ama ben onu belki görürüm diye hep evimizin olduğu mahalleye giderdim.. Bir gün arkadaşlarımızdan, onun babası ile birlikte şehir dışında olduğunu öğrendim.. Zaten 3-5 gün geçmeden deprem oldu.. Ve depremden 3 gün sonra (doğumgünümde) yolda yürürken kendi kendime şu sözü verdim: “depremler oluyo insanlar ölüyo, eğer bir daha EMRE’yi görürsem ona, onu sevdiğimi söyleyeceğim”
Ama, o gün onun Gölcük’de olduğunu öğrendim.. Depremden beri ondan haber alınamadığını doğumgünümde öğrendim..
Üzerinden 25 gün kadar geçtikten sonra öğrendim; onu bir daha asla ama asla göremeyeceğimi.. 25 gün sonra bulunmuş…
Ve o gün kendime bir söz daha verdim.. “Kimi seversen sev, duygularını her zaman açık yüreklilikle söyle… Yoksa bir gün gelir ona sevdiğini söylemek için çok geç olur…”
HARE’m
21 Tem
Günlerdir tatildeydim.. Yazlıkçı moduna bürünmüş, denizin ve güneşin tadını çıkarıyordum.. Sigarımın yarısını rüzgar içse de, beni serinletmesini de seviyordum.. Güneşin hem doğuşunu hem batışını izliyordum.. Kısacası kafamı dinliyordum.. Ta ki telefonumu bilmediğim bir numara arayana kadar.. Arayan kişi kurye olduğunu ve bana bir paket getirdiğini söyledi.. Nereden olduğunu sorduğumda Mey içkilerinin dijital reklam ajansı Zarakol’un ismini verdi.. Kesin yine Yeni Rakı’dan bir süpriz var, ya da Votka 1967′den diye düşündüm.. Ve paketimi apartman görevlisine bırakmalarını rica ettim..
Tabii merak bu zihinde durmuyo.. Hemen bizim Kamil Abi’yi aradım.. O da dediki: “sana votka göndermişler, bende güvende..”
Hediyemin Votka olduğunu duyunca açıkçası çokta heyecanlanmadım.. Çünkü daha Votka1967′nin ödül töreni gecesinde bizlere verdiği votkayı içemeye fırsat bulamadım..
Derken zaman geçti ben İstanbul’a geri döndüm.. Hemen paketimi istedim Kamil ağabeyden..
Ve gelen paket beni oldukça heyecanlandırdı.. Neden mi?
Çünkü paketin içinde KAHVE’li HARE vardı..
hiç boş durmadım hemen buz blander’ımı çıkardım verilen tarife uygun yaz kokteylimi hazırladım..
adınada Dance on the HAREM ismini verdim… Evet evet… Haremde dans eden sultanlar geldi gözümün önüne.. Rengarenk ve cıvıl cıvıl.. ve bir o kadar da soğuk ama tatlı..
KAHVE LiKÖRü HARE’yi tatmadan önce de fotograftaki kokteyle Beyaz Harem demiştim ama yok.. bu beyaz falan değil.. bildiğin rengarenk, cıvıl cıvıl bir içecek.. Bana Dance on the HAREM’in verdiği hisler bunlar..
Mükemmel bir tarif, mükemmel bir yaz içeceği..
Bu arada benden size tavsiye içine birazcıkta hindistan cevizi şurubu atmalısınız.. böylesi de mükemmel oldu
)
Burdan HARE yetkililerine sesleniyorum.. Bana yaz tatili hediyesi yerine 5 yıl yetecek kadar HARE gönderebilir misiniz?
=))
Bu yaz Hare’ye Hare demeyeceksiniz… Dance on the HARE’m diyeceksiniz
) Benden söylemesi..
)
Bir Başkadır İstanbul
28 Haz
Adına; hikayeler, şiirler, şarkıla yazılmış, filmler yapılmış koca şehir İSTANBUL.. Sana sesleniyorum..
Sensiz küçük, yorgun gözlerim acıyor.. Yüreğim burkuluyor.. Sonra Orhan Veli Kanık’ı anımsayıp kapatıyorum gözlerimi ve seni dinliyorum.. Ve şunları söylüyorum:
Her mevsim bir başka güzeldir bu metropol
Her mevsim ayrı bir renk..
Her gün ayrı bir tat…
Sonbahar’ı gridir..
Yağmurlar yağar herkese günahları kadar..
Yağmur olur akar üstünden,
Geriye,hatıraları kalır onlar da kurur üstünde..
İlkbaharları vardır bu şehrin;
Yemyeşil, capcanlı..
Aşkları, çiçekleri, böcekleri..
Vazgeçilmezidir bu şehrin..
Kışları beyazdır..
Bembeyaz…
Yılgın, yorgun..
Özlem vardır..
Soğuktur..
Bazen giden bir askerin yolu beklenir..
Bazen birlikteliğin sıcaklığı ile süslenir..
Yazları sarıdır, mavidir..
Denizi dalgalı, sürükleyicidir..
Aynı bir aşk hikayesine benzer İstanbul..
Göz kamaştırıcı, büyüleyicidir..
Her gün ayrı bir tattır bu metropolde..
Her güneş ile yeni bir gün doğar bu yürekte..
Ama bu yürek hep İstanbul ile…
Erkekler Ne Söyler Kadınlar Ne Anlar
3 HazAslında şu anda yapmam gereken bir sürü iş var.. Ama günlerdir geçirdiğim yoğun tempoyu blogumda paylaşmak istedim. Öncelikle bitirme projem için çektiğim kısa filmin afişini ve dvd kapağını hazırlamalıyım.. Sonra filmin bir kaç versiyonunun hangisini kullanacağıma dair karar vermek için hepsini harici belleğime yüklemeliyim.. Bir de yarın İnternet Yayıncılığı sınavım var.. Yazılarımda adından sıklıkla bahsettiğim sayın hocam Can Tüzüner’in dersi. Blogumu okursa beni dersten bırakma ihtimali yüksek çünkü dönem boyunca derslere devam etmedim (çalışıyodum) ve gecenin bu saati olmasına rağmen yarınki sınavda çıkabilecek konulardan bihaberim.. Daha ders çalışmam gerekiyor, ama ben bunların hiç birini yapmıyorum..
Niye mi? Çünkü bugün kendime tam 12 tane DVD aldım.. Aslında hepsini sınavlardan sonra evde geçirmek zorunda olduğum 10 gün boyunca izlemek için aldım.. Şu günlerde başımı bitirme projem ve sınavlarımdan kaldırıp film izleyebileceğim aklımın ucuna bile gelmezdi.. O kadar yorgunum ki.. Hatta dün evde ufak çaplı bi yangın çıkmış, annem, babam, kardeşim evdeyken çıkan bu yangını erken farkedip söndürmeyi başarmış bizimkiler.. Ama ben o kadar yorgundum ki, eve gelince yaşanan durumu dinleyip, bişeyler atıştırıp hemen uyudum.. Ve tam 15 saat uyumuşum.. Çünkü 2-3 gecedir bitirme projeme ve sınavlarıma çalışmaktan doğru düzgün uyku uyuyamıyordum.. Yarın sabah ise 11:00 de bir sınavım daha var. Ama bu gece sevgili kardeşimi kıramadım.. Aldığım filmlerden birini çok merak ediyormuş. “Abla nolur bu gece izleyelim” dedi. Nasıl “hayır” diyebilirim ki.. Aslında başta 1-2 hayır demeye çalıştım.. Ama başarılı olamadım..
Ve İnanılmaz bir film izledik…
İşte o film:
Uzun zamandır izlemek istediğim bir film vardı.. Bugün DVD’sini buldum ve hemen aldım.. “Erkekler Ne Söyler? Kadınlar Ne Anlar” açıkçası uzun isimli filmler çok fazla ilgimi çekmez.. Filmin ismi ne kadar uzunsa filmi o kadar belli eder diye düşünürüm. Ama bu film gerçekten başarılı.. Filmin tek bir sonucu var “ASLA UMUDUNU YİTİRME”… Sanırım bu aralar ihtiyacım olan cümle buydu.. Ve bu aralar mutlaka izlemem gereken filmde buydu..
İnsan iletişim bölümü öğrencisi olup, devamlı film çekip, izleyince; bir zaman sonra ister istemez filmlerdeki çekim hatalarını farkediyorsun.. Ya da farklı açılardan çekilse filmin çok daha iyi olabileceğini düşünüyorsun.. “Ben olsam şöyle yapardım” demeden edemiyorsun..
Ama ben bu filmi izlerken ne yaptım biliyor musunuz?
Bunların hiç birini düşünmedim.. Filmde çekim hatası olup olmadığı umrumda bile değildi. Ya da kameranın o en önemli sahnelerde hangi açıda olduğu.. Kamera açısı ile ilgili film boyunca gözüme batan tek bir nokta vardı, o da çok beğendiğim bir açı olduğu ve her filmde kullanılması gerektiğine inandığım bir açıydı.
Bırakalım şimdi mesleksel terimleri de gelelim filme.. Gerçekten hayatımda izlediğim en güzel romantik-komedi.. Bi kere çok farklı olaylar zamanla birbiriyle harika bir bağ kuruyor. Senaryo harika yazılmış, mekanlar çok iyi seçilmiş, oyuncular rollerine “cuk” oturuyor.. Oyuncu kadrosu mükemmel..
Film hakkında yapabileceğim tek bir olumsuz eleştiri yok.. Söyleyebileceğim tek şey: Erkekleri bilmem ama her bayanın izlemesi gereken bir film..
Ve ister filmi izleyin, ister izlemeyin; hayatta karşınızdaki insan için, kendinize hep şu soruyu sorun: “İstisna mısın, yoksa bu bi kural mı?”
Filmin DVD kapağının arkasında yazan konu bölümü şöyle:
Sana seni arayacağını söyleyen ama aramayan o sevimli erkeği bir düşün.. Belki de numaranı kaybetti. Belki de şu anda bir hastane de. Belki, güzelliğin, zekanya da başarından dolayı sana korku ile karışık bir hayranlık duyuyor. Belki de sadece sana ilgi duymadı. Ben Affleck, Jeniffer Aniston, Drew Barrymore, Jeniffer Connelly, Kevin Connelly, Bradley Cooper, Ginneifer Goodvin, Scarlett Johansson ve Justin Long gibi tamamı yıldız oyunculardan olulan kadrosuyla film, aşkı arıyor ve karşılığında kahkaha fırtınası kopartıyor. Sex and the city serisinin yazarı Greg Behrendt ve Liz Tuccillo’nun çok satan hikayesinden uyarlanan “Erkekler Ne Söyler Kadınlar Ne Anlar?” randevu savaşlarından sağ salim çıkmayı başarmış herkes için bir başucu filmi olacak.
Aşkın 500 Günü
26 MayFilmin arkasında ki not şöyle: Aşk ve kader üzerine alışılagellmişin dışında bir film izlemeye hazır mısınız? Genç tebrik kartı yazarı Joseph rüyalarının kızını ümitsizce aramaktadır ve iş yerindeki yeni mesai arkadaşı belki de “tam aradığı kızdır”. Ama ilginç ilişkilerinin 500 günü (sırasız bir şekilde) mutluluğa giden yolun önceden belirlenemez ve kontrol edilemez olduğunu gösterir. Klasik romantik komedi filmlerinden sıkıldıysanız, bu film tam size göre…
Hıncal Uluç’un ise söz konusu film hakkındaki yorumu şöyle: “Aşkın (500) günü son zamanlarda seyrettiğim en tatlı, en hoş romantik komedilerden biri..”
Filmi DVD’lerimi satın aldığım DVD’cim tavsiye etti. Kapağı da gözüme çok cici göründü.. Hiç tereddüt etmeden aldım. Ama filmi izlediğim süre boyunca “e hadi nerde bunun sonu, nereye bağlancak” diye düşünmeden edemedim..
Sade ve sadece, 90 dakikalık olan bu film beni izlerken sıktı. Romantik, komedi diye aldığım film; evet romantik sahneler içeriyor, ama komedi falan değil..
Joseph Gordon-Levitt ve Zooey Deschanel’in oynadığı bu film için tabiiki de sadece olumsuz eleştiri yapmayacağım..
Daha iyisini yapabiliyor olsaydım Marc Webb yerine ben yönetirdim bu filmi değil mi ama? WaterMark yapımı olan bu film 2009 yapımı.
Yönetmen Marc Webb’in sahneleri işleyişi, filmin kurgusu ve çekim açıları gerçekten hoş bir film.. Ancak filmin sonuna kadar çok basit bir aşk hikayesi anlatıyor film.. Sadece harika kurgulanmış basit bir aşk hikayesi..
Yine de sonunu tahmin edebiliyorsunuz.. Film bitmeden.. Aslında sonunu bildiğim filmleri sevmem.. Ama bu filmde sonu tam istediğim ya da beklediğim gibi bitmesine rağmen bana şunu dedirtti: “evet, işte bu film böyle bitmeliydi!!”
Evet, bu film daha farklı bir sonla bitseydi gerçekten bir daha asla izlenmeyecek filmler köşesine kaldırılabilirdi..
Ama, dedim ya… Güzel filmdi..





